Powered by Bravenet Bravenet Blog

Tag Board

Okculuk-Archery: Mesaj Gönderin

Please type in the four characters shown in the black box.

Sunday, November 4th 2007

1:16 PM

TÜRK MİTOLOJİSİ - METE EFSANESİ

  • Music:

TÜRK MİTOLOJİSİ_METE EFSANESİ

METE EFSANESİ

"Eşimi, atımı verdim, çünkü benimdir!"
"Toprak verilemez, çünkü devletindir!"

 

METE
1. METE'NİN GENÇLİĞİ OĞUZ-HAN'INKİNE BENZİYORDU
"Büyük Hun İmparatoru Mete'nin bir efsane halinde anlatılan gençliği, Oğuz-Han'ın hayatına benzetilmişti" :
Mitoloji, tarih değildir. Zaten tarihte olmuş olaylar mitolojinin konusu içine giremezler. Bunlar daha çok, destan sayılırlar. Bir hadisenin mitoloji olabilmesi için, herşeyden önce kahramanının, tarihteki yerinin silinmiş ve unutulmuş olması gerekir. Oğuz Kağan, müslüman olan Türklere göre, babası Kara Han'ı öldürmüş ve onun yerine geçmişti. Zamanımızdan 200 sene önce büyük bir Türk Tarihi yazmış olan bir Fransız bilgini, Oğuz Han'ın Mete olabileceğini söylemiş ve ikisi arasında da bir bağ görmüştü. Bu Fransız bilgininin görüşü, büsbütün de yanlış değildi. " Çünkü Mete de, Oğuz-Han gibi babasını öldürmüş ve onun yerine, hükümdar olmuştu." Çin Tarihleri, Mete ile babası arasındaki savaşlar, bir tarih olayı hadisesi gibi anlatıyorlardı. Ama önemli olan nokta, Mete'nin hayatının gençlik çağlarının da, bir efsane olup olmadığı idi. Mete'nin daha sonraki hayatı ve savaşları hakkında, epey şeyler biliyoruz. Tarih kaynaklarından kronolojik olarak kesin bir şekilde verilen bu bilgiler, tarihin ve gerçeğin ta kendileri idiler. Ama bütün tarih boyunca, büyük hükümdarlarla olduğu gibi, Mete'nin hayatının da gençlik çağları, karanlık kalmakta ve bir nevi mitolojiye bürünmüş olarak anlatılmaktadır. Büyük hükümdarların, hemen hemen hepsinin de gençlik çağları, bir mitoloji perdesi arkasında gizlenmiş ve bu devreler, romantik bir şekilde anlatılmıştı. Çinliler, Mete'den sonra Hun'ları ve Ortaasya halklarını, birçok savaş ve temaslar sonunda, çok iyi bir şekilde tanıyabilmişlerdi. Fakat Mete'den önce, Çin kaynaklarında Ortaasya hakkında anlatılan bilgiler, çok karanlıktı. Çinliler bu çağda öyle ki, kendi sınırlarının dışındaki bölgelerden bile haberleri yoktu. Zaten Mete'nin hayatını anlatmağa başlayan Çin tarihleri, üslûp bakımından da mitolojik ve hikâyemsi bir dille konuşuyorlardı. Çin tarihinin üslûbu çok kuru, fakat kronolojik ve kesindi. Zaten bu bilgilerin çoğu, imparatora gelen raporlarla, Çin sarayından çıkan fermanların, kopyalarından başka bir şey değil idiler. Halbuki Mete'nin hayatından Çin tarihleri, âdeta bir Çin romanı gibi söz açıyorlardı.

"Çin tarihlerinin verdikleri yarım mitolojik bilgilere göre Mete, Oğuz-Han gibi kendi babasını öldürmüştü":
Ortaasya'da Tuman adlı bir Hun reisi varmış. Bu reisin de Mete adlı büyük bir oğlu bulunuyormuş. Gerek babasının ve gerekse oğlunun adları, Çin tarihlerinde, zaten, Çin işaretleri ile yazılıyordu. İkiyüz sene önce bu işaretler, Mete şeklinde okunmuş ve bizim tarihçilerimiz de bu adı; Mete olarak yazmışlar ve Türkiye'ye yaymışlardı. Bugün Türkiye'mizde, bu büyük Hun İmparatorunu, " Mete " adı ile tanıyoruz. Birçok kimseler de bu adı, maalesef 200 sene önce okunan, böyle yanlış bir okunuşla, kendi adları olarak tanımaktadırlar. Aslında ise bu Çince işaretleri, " Mao-dun " şeklinde okumak gerekiyordu. Kendi hususî metodlarımıza göre, Mete'nin Türkçe adının herhalde " Bahadır " dan başka bir şey olmaması gerekiyordu. Ama ne yapalım ki, bugün Türkiye'miz de bu büyük Hun hükümdarı, Mete adı ile tanınmış ve öyle yayılmıştır. Mete hakkındaki Çin kaynaklarında okuduğumuz bu efsanemsi olaylar özet olarak şöyledir:

 

METE'NİN GENÇLİK EFSANESİ
Üçüncü yüzyıldı tam, çok önceydi İsa'dan,
Bir fırtına kopmuştu, taşmıştı İç Asya'dan!
Sonsuz at sürüleri, yerleri inletmişti.
Kurdumsu türküleri, gökleri çınlatmıştı!
Atlılar gelmişlerdi, ordular biçmişlerdi,
Volga, Sarı nehirden, kanıp, su içmişlerdi!
Tarihten uğultular, bir millet var diyordu!
Yazılı doğrultular, bir devlet var, diyordu!
Hunların ilindeydi, İç Asya ilindeydi,
Hun reisi Tuman-Han, herkesin dilindeydi!
Bayrağı direkteydi, büyük oğlu Mete'ydi,
Diğer bütün komşular, henüz birer çeteydi.
Tuman-Han da kanarmış, insanoğluymuy bu ya!
Bir cariye hep dermiş: "Bu Mete ölsün!" Diye.
Tuman fakat korkarmış, kadına da tapırmış,
Bir bahane ararmış, çünkü bir "Töre" varmış!
Soyuna bakarlarmış, tek kadın alırlarmış,
Sonraki hatunlarsa, mir'ssız kalırlarmış.
Tuman oğlunu vermiş rehin Yüeçi'lere
Sonra da hücum etmiş, sormamış elçileri.
Yüe-çi'ler varmışlar, Mete'yi aramışlar,
Mete çoktan kaçmışmış, yolları taramışlar.
Tuman oğlunu görmüş, aklı başına dönmüş,
Şenlik düğün yaptırmış, güya çok mes'ut günmüş.
Mete'ye tümen vermiş, eline ferman vermiş,
Mete'nin disiplini, Dünyaya hep şan vermiş!
Asker Tanrı sanırmış, hep Mete'ye taparmış,
Ondan ne buyruk gelse, düşünmeden yaparmış.
Orduyu toplamışmış, atını oklamışmış,
Tümen disiplinini, böylece yoklamışmış.
Askerler ok atmışmış, atlar yere yatmışmış,
Atına kıymayanın, kanı yere akmışmış!
Bir defa şenlik yapmış, aileler toplanmış,
Ok atmış karısına, bütün eşler oklanmış!
Biraz nefes alanlar, azıcık geç kalanlar,
Kılıçtan geçirilmiş, görülmemiş kaçanlar!
Avlara gidilirmiş, şenlikler düzülürmüş,
Gelen ordular ile, hayvanlar sürülürmüş.
Tuman-Han ava gitmiş, Mete'ye de gel demiş,
Kurdu Mete avlamış, Tuman'sa keklik yemiş!
Avda bir ok uçmuşmuş, Tuman-Han'a gelmişmiş!
Gerçi derler ilk oku, Mete atmıştı, çoğu,
Mete'nin tümeni de, bu hedefi delmişmiş!
Oğuz'un babasıysa, yemişti "Tanrı oku"!
Bu bir efsane idi, ok bir bahane idi,
Töre'yi bozan Tuman, tam bir divane idi!

Çin tarihlerinde, Mete'nin babasını öldürüşü ile ilgili olay, böyle anlatılıyordu. "
Zaten olayların anlatılışından da, bunun bir mitoloji olduğu, açık olarak görülüyordu. " Öyle anlaşılıyor ki bu çağda, Hunlar arasında da, buna benzer efsaneler yok değildi. Mete gibi büyük bir hükümdarın ortaya çıkışı, bütün Ortaasya'yı hakimiyeti altına alışı ve ayrıca komşularını da büyük bir dehşet saçısı sebebi ile, Ortaasya'nın eski mitoloji kahramanlarının hususiyetleri, Mete'ye yakıştırılmış ve onun faaliyetlerine uydurulmuştu.

 

2. "TÖRE"Yİ BABA BİLE BOZSA, ÖLMELİYDİ
"Dünya mitolojilerinde "Baba öldürme" olayı, erkek çocukların şuur altlarında saklı hislerin, masallardaki birer görüntüleri halinde kabul ediliyorlardı":

Aslında ise, "Babalarını öldüren çocuk efsaneleri", insanlığın hayalinde yaşamış, çok eski şuuraltı 'kisleri idiler. Yunanistan'da da "
Kral Ödip ", babasını öldürmüştü. Tabiî olarak, Türk efsanelerinden haberleri olmayan, Sigmond Freud gibi büyük ruh doktorları, kral Ödip'le ilgili efsaneyi de açıklamaktan geri kalmamışlar ve hatta şuuraltı görüntülerine göre, birçok tedavi şekilleri bile bulmuşlardı. Bizim eski " Rüya Tabirnameleri " mizde de, bu gibi hislerin açıklanmasına yer verilmiştir. Çünkü onlara göre, erkek çocuğun rüyasında, yeni cemiyetin yasak ettiği bir işe şuuraltında girişmiş olması anormal değildi. Tabiî olarak bu konuları Freud, birazda mubal'ğa etmiş ve büyütmüştü. Ama kendisi, büyük bir ruh doktoru idi. Bu teşhis yolu ile, birçok erkek çocuklarını da tedavi edip, iyileştirmişti. İşte, böyle, cemiyetin yasak ettiği; fakat şuuraltında toplanan istekler ile hisler, kendilerine masallarda gösteriyorlar ve bir mitoloji motifi haline giriyorlardı. Zaten, insaların ulaşamayacakları şeylerin pek çoğu, masallarda olmuş gibi anlatılıyorlardı. Türklerin, Mete ve Oğuz Han efsanelerinin, ne zaman meydana geldiklerini söylemenin, elbetteki imkânı yoktur. Ama öyle anlaşılıyor ki bunlar, tarihten çok önceki çağlarda, belki de insanlığın, henüz daha insanlıklarını bilmediği devirlerde, hissedilmiş ve duyulmuş hayallerden başka bir şey değil idiler. Yukarıdaki açıklamaları yapmakla," Oğuz Kağan Destanı " nın, kesin olarak Freud'un nazariyesine göre düzenlenmiş olduğunu, söylemek istemiyoruz. Ama Türk Mitolojisine benzer, daha başka mitolojiler de vardır. Bu motifler, Avrupalı'lar tarafından yüzyıllar boyunca işlenmiş ve bir açıklanma yoluna doğru gidilmiştir. Türk Mitolojisi ise, hiç el atılmamış, üzerinde düşünülmemiş ve hatta birçoklarımızın, varlığına bile inanmadığımız bir konudur. Bunun içindir ki, bizden önce söylenmiş ve görülmüş gerçekleri de göz önünde tutarak, kendimize bir method ve ışık aramak zorundayız.", insanlığın hayalinde yaşamış, çok eski şuuraltı 'kisleri idiler. Yunanistan'da da "Kral Ödip", babasını öldürmüştü. Tabiî olarak, Türk efsanelerinden haberleri olmayan, Sigmond Freud gibi büyük ruh doktorları, kral Ödip'le ilgili efsaneyi de açıklamaktan geri kalmamışlar ve hatta şuuraltı görüntülerine göre, birçok tedavi şekilleri bile bulmuşlardı. Bizim eski "Rüya Tabirn'meleri" mizde de, bu gibi hislerin açıklanmasına yer verilmiştir. Çünkü onlara göre, erkek çocuğun rüyasında, yeni cemiyetin yasak ettiği bir işe şuuraltında girişmiş olması anormal değildi. Tabiî olarak bu konuları Freud, birazda mubal'ğa etmiş ve büyütmüştü. Ama kendisi, büyük bir ruh doktoru idi. Bu teşhis yolu ile, birçok erkek çocuklarını da tedavi edip, iyileştirmişti. İşte, böyle, cemiyetin yasak ettiği; fakat şuuraltında toplanan istekler ile hisler, kendilerine masallarda gösteriyorlar ve bir mitoloji motifi haline giriyorlardı. Zaten, insaların ulaşamayacakları şeylerin pek çoğu, masallarda olmuş gibi anlatılıyorlardı. Türklerin, Mete ve Oğuz Han efsanelerinin, ne zaman meydana geldiklerini söylemenin, elbetteki imkânı yoktur. Ama öyle anlaşılıyor ki bunlar, tarihten çok önceki çağlarda, belki de insanlığın, henüz daha insanlıklarını bilmediği devirlerde, hissedilmiş ve duyulmuş hayallerden başka bir şey değil idiler. Yukarıdaki açıklamaları yapmakla,"Oğuz Kağan Destanı" nın, kesin olarak Freud'un nazariyesine göre düzenlenmiş olduğunu, söylemek istemiyoruz. Ama Türk Mitolojisine benzer, daha başka mitolojiler de vardır. Bu motifler, Avrupalı'lar tarafından yüzyıllar boyunca işlenmiş ve bir açıklanma yoluna doğru gidilmiştir. Türk Mitolojisi ise, hiç el atılmamış, üzerinde düşünülmemiş ve hatta birçoklarımızın, varlığına bile inanmadığımız bir konudur. Bunun içindir ki, bizden önce söylenmiş ve görülmüş gerçekleri de göz önünde tutarak, kendimize bir method ve ışık aramak zorundayız.

 

Türk mitolojisinde, "Türk töresi" ne uymadığı gerekçesi ile, baba öldürme olayları yer alıyorlardı":

 

Ortaasya'da söylene gelen efsanelerde büyük kahramanlara, insan üstü hususiyetler verilmek istenmişti. Oğuz Kağan Destanında da, bunun örneklerini pek çok görüyoruz. " Oğuz'un ayağı, ayı ayağı gibi; bileği ise, kurt bileğine benziyordu. Vucûdu, baştan aşağıya tüylerle örtülü idi. Annesinden doğar doğmaz, memeyi ağzına bir defa almış ve sütten bir yudum içtikten sonra da, annesine bir daha yanaşmamıştı. " Çiğ et yiyip, şarap istemeğe başlamıştı ". Aşağıda da söyleyeceğimiz gibi, " Türkler çiğ et yemezlerdi ". Ama korkunç bir kahraman, onlara göre, çiğ et de yiyebilirdi. Çünkü O, o kadar korkunç ve o kadar bahadır, bir kimse idi:

 

"Korkunç bir hakan olsun, çok büyük bir han olsun,
"Babasını öldürsün, Türk Töresi korunsun".

 

Ortaasya efsanelerinde, "Manas Han'ın oğlu Semetey doğmuş ve epeyde büyümüştü. Ama ona hiç kimse bir ad bulamamıştı. Günün birinde yurtta, ansızın " Gök sakallı " bir ihtiyar peyda olmuş ve Semetey-Han'ı kucağına alarak, O'na Semetey adını vermişti. Bundan sonra da bir şiir okumağa başlamıştı. Bu şiirin başında, " Semetey öyle büyük, öyle korkunç bir bahadır olacak ki, babasını bile öldürecek " diye söze başlanıyordu. Bu da, büyük bahadırlığın, bir hususiyeti idi. Çünkü, büyük bir kahraman gerekirse, babasına bile acımazdı ve öyle olması l'zımdı. Ama, Türk Mitolojisinde çok önemli bir nokta vardır. Bunu da, hiçbir zaman unutmamamız l'zımdır: " Ne Oğuz Kağan ve nede Mete, kendi öz ihtirasları için babalarını öldürmemişlerdi ". Babalarının öldürüşlerinin tek sebebi, onların " Türk töresine uymamış ve riayet etmemiş olmaları " idi. Çünkü Türk töresine göre taht, Mete'nin hakkı idi. Kendisi Baş-Hatun'dan, yani hükümdarın en asil hatunundan doğmuştu. Eski Türk töresine göre hükümdarlık, ancak onun hakkı olabilirdi. Halbuki, Mete'nin babasının yeni bir cariyesi araya girmişti. Babası zayıftı. Kadının tesirinde kalıyordu, " Töreyi unutuyor " ve asil olmayan bir çocuğu, onun yerine geçirmek istiyordu. Göktürk tarihinde, bunun örnekleri çoktur: Üçüncü Göktürk Kağanı Mohan Kağan'ın, çok değerli bir oğlu vardı. Savaşçılığı ve idaresi ile, Türkler arasında büyük bir ün yapmıştı. Ama annesi, birinci hatun değildi. Onun annesi de asil idi ama; asillik derecesi bir kağan doğurmak için yeterli görülmüyordu. Bu sebeple, Mohan Kağan'ın vasiyeti üzerine, kendi oğlu hükümdar olamamış ve yerine küçük kardeşi geçmişti. Hatta Mohan Kağan: Bir evlatla baba arasındaki bağ, hiçbir şeyle mukayese edilemez. Ama ne yapayım ki aramızda bir de töre var ", şeklinde konuşmak zorunda kalmıştı.

"Oğul ile babanın, arasına girilmez,
"Mayasıdır Hakanın, Türk Töresi geçilmez!"

Oğuz-Han'da babasını öldürmüştü. Türk cemiyeti, Oğuz-Han'ın babasını öldürmesini, doğru ve töreye uygun bir hareket olarak görüyordu. Çünkü babası, Hak dinini kabul etmemiş ve Tanrı yoluna girmemişti. Hatta Oğuz-Kağan destanları, Kara-Han'ın kendi oğlu Oğuz-Kağan tarafından öldürüldüğünü de söylemiyorlardı. Kara-Han, bilinmeyen bir yerden gelen, bir kılıç darbesi ile ölmüştü. Bazıları da, "
Kimin attığı bilinmeyen bir ok Kara-Han'ın hayatına son vermiştir ", diyorlardı. Bütün bu sözleri altında yatan, bir istek ve bir eğilim görülüyordu. " Kara-Han'ı, oğlu Oğuz Kağan değil; yine Tanrı öldürmüştü ". Kimden geldiği bilinmeyen bu kılıç darbesi veya ok, Tanrı tarafından atılmış ve Kara-Han da, bu yolla cezalandırılmıştı. Türk destanlarının hiçbiri, Oğuz Han'ın elini, baba kanına bulandırmıyorlardı. Mete'de öyle idi. Mete'nin bizzat kendisi, babasını öldürmemişti. Türklerde ordu, bir milletin sembolü ve gerçek varlığı idi. Mete'nin babasını öldüren oklar, ordu tarafından atılmıştı. Tuman-Han, binlerce ve hatta on binlerce ok ile ölmüştü. Mete'nin babası, bütün bir milletin okları ile cezalandırılmış ve bu yolla da töre, yerine getirilmişti.

 

"Mete ile Oğuz'un, babaları yanılmış,
"Tanrı vermiş cezayı, oğul yaptı sanılmış!"

 

Bu sayfadaki bilgiler, Bahaeddin ÖGEL tarafından hazırlanan Mili Eğitim Bakanlığı - Eğitim Dizisi, "Türk Mitolojisi - I" adlı kitaptan alınmıştır.

 

 

 

 

 

 

0 Comment(s) / Post Comment

Sunday, November 4th 2007

12:33 PM

OSMANLILARDA OKÇULUĞUN KURUMLAŞMA PARAMETRELERİ

  • Music:

OSMANLILARDA OKÇULUĞUN KURUMLAŞMA PARAMETRELERİ

Doç. Dr. Özbay GÜVEN

 

GİRİŞ

Kültürler dünyanın neresinde olur ise olsunlar, mevcudiyetlerini bünyesinde barındırdıkları kurumlar ve kurumlaşma süreçlerine borçludurlar. Kültürel kurumların arkasında önemli ölçüde geleneksel bir birikim, yasa, örf, maddî ve manevî dayanaklar vardır. Aile, devlet, eğitim, din, bilim, felsefe, sanat, ordu ve spor burada hemen akla gelen örneklerdir. Kurumlaşma insanî bir fenomenin toplumsal boyut kazanması olarak karşımıza çıkmaktadır. Ve kurumlaşma bir insan ömründen ve bu ömrün içereceği bireysel gayretlerden daha uzun ömürlü ve kalıcıdır. Kurumların zamanla toplumda önemini yitirmesi de söz konusu olduğu gibi, bu süre de pek dar bir zaman kesitinde gerçekleşmemektedir.

Burada üzerinde durulacak konu spor olgusunun bir alt dalı olan okçuluk sporunun Osmanlı Devleti döneminde kurumlaşmış olmasındaki temel unsurlardır.

Okçuluk bu gün federasyonu olan olimpik bir spor olarak varolmakla beraber bu sporun Osmanlılardaki durumu oldukça dikkat çekici boyuttadır. Özellikle Osmanlı ordusundaki modernleşme hareketleri ve ateşli silahların kullanılmasından önceki konumu önem arzetmektedir.

İstanbul'da Ok Meydanı diye bir semtin adının bu güne kadar gelmesi bile arkasında yorumlanabilecek bir zenginliği ifade etmektedir. Osmanlı Devleti, kuruluşundan yıkılışına kadar geçen 600 yıllık süre içinde, dünya tarihi ve Türk tarihi açısından önemli etkiler yapmış, kalıcı izler bırakmış bir tarihi, kültürel gerçekliktir.

Osmanlılarda okçuluk sporunun diğer sporlarda olduğu gibi kurumlaş­ması, sadece Osmanlı'nın tarihin daha erken dönemlerinden getirdiği gelenek birikimine bağlı kalmayıp, imparatorluğun kendi spor politikasından da kaynaklanmaktadır. Orduda modernizasyonun başlatılmasına ön ayak olan N.Mahmut döneminde okçuluğun zirveye ulaşması, hatta II.Mahmut'un biz­zat kendisinin de yarışmacı olarak rekor prensibine dayalı menzil atışlarında gösterdiği performans, okçuluk sporunun Osmanlı'daki kurumlaşmasını göstermesi bakımından önemlidir.

Bu çalışmanın amacı; Osmanlılarda okçuluk sporunun kurumlaş­masında önemli rol oynayan; Gelenek, askerlik, din, eğitim, tören ve kurallar, yasal düzenlemeler, yarışma, ödüller ve imalat gibi parametrelerin ince­lenmesidir.

 

OSMANLILARDA GENEL OLARAK SPOR

Okçuluk sporunun kurumlaşmasında doğrudan doğruya etkili olan yönler her ne kadar önemli bir kaç başlıkta toplansa da asıl önemli olan genel olarak Osmanlı'nın spor anlayışındaki gelişmişlik düzeyidir. Bu gelişmiş spor anlayışı tüm spor dalları için olduğu gibi okçuluk sporu için de kültürel bir taban oluşturmaktadır.

Örneğin, binicilik, cirit gibi atlı sporlar ve güreş ilk akla gelen kurum­laşmış ve geniş tabana yayılmış sporlardır.1 Bu sporlar daha çok savaşa ha­zırlık ve fizik gücü geliştirme ve gelenekleri sürdürme âmacıyla Orta Asya Türklüğünden Selçuklulara, Osmanlılara ve Türkiye Cumhuriyeti'ne kadar bir sosyal miras olarak yaşatılmış ve korunmuştur.2

Osmanlı İmparatorluğu'nun kuruluşundan itibaren, en önemli savaşlara ait tarih kayıtlarında, ok ve yayın orduda geniş ölçüde kullanıldığını görmekteyiz. At üzerinde rahatlıkla kullanılması sebebiyle, öncü ve keşif  birliklerinde ok ve yay tesirli bir silah olabiliyordu. Uzak mesafe silahı olarak da ok ve yay, düşmanla karşı karşıya gelinceye kadar geçen muharebe safhalarında kullanılmakta idi.3

Ateşli silahlar orduya büyük ölçüde girdikten sonra da bir süre ok ve yay terk edilmemiş, birlikte kullanılmıştır. Hattâ Kanunî devrinde yeniçeriler, tüfeğin ağırlığından, vakit alan kullanılışından ve pisliğinden yakınmakta, ok ve yayı tercih etmekte idiler.4

 

GELENEK

Türklerde her türlü insan davranışı bir kültür özelliğine dönüşmüş. Türkler çok kahraman çıkaran bir millet oldukları için, pehlivanlık; kahramanlık ve güç timsali olarak görülmektedir. Barış zamanında bu kahramanlık hislerini güreş, gökbörü, at yarışları, çöğen/polo, okçuluk; avcılık ve cirit gibi sporlara iştirak ederek tatmin ediyor, gurur kazanıyorlardı.5

Okçuluk Türk tarihinin Osmanlı öncesi dönemlerinde çok eski zamanlara kadar geri giden bir geleneğe sahiptir. Özellikle Orta Asya'dan Anadolu'ya geçiş sürecinde, Kuzey Karadeniz yoluyla Güneydoğu Avrupa'ya, Hindistan'a, Mısır ve Orta Doğu'ya doğru yapılan hareketlerde okçuluk va­rolmuştur. Kaldı ki fetih için askerî güç, asker için at ve ok-yay zaten vazgeçilmez şeylerdir. Askerî eğitimin temel unsuru ve zamanın savaş stratejisinin gereği okçuluğun bir spor dalı olarak gelişmesini hazırlamış geleneklerdir.

İnsanlık tarihinin ilk dönemlerinden itibaren avcılığın temel bir hayat tarzı olarak beslenme ile doğrudan bağlantısı da hemen akla gelebilen bir gelenektir. Daha sonra insanın ve toplulukların kendilerini savunmak ve saldırı için ok kullandıkları bir dönem kendini göstermektedir. Bu durum Türkler için olduğu kadar diğer kültürler için de geçerlidir.

Türklerin göç ve yayılma döneminde atın binek, okun da silah olarak kullanılması belki de Türklerin ok atma ve imalatında en çok seçkinleştikleri bir alandır. Pek çok kaynakta Türklerin ok atmadaki ustalıkları ve ata egemenlikleri, onların at üstünde dört yana ok atabildikleri belirtilmiştir. At üzerinde yapılan ok atışları; kabağa ok atma, hedefe/puta atma, dam atma, menzil atma, atlı ve yaya olarak her şekilde yapılmaktaydı.

Dede Korkut Kitabı'nda, Türkmen gençlerinin boş vakitlerini ok atış­makla geçirdikleri, kuvvetlilik iddiasındaki yiğitlerin ok yarıştırmak yolunu seçtikleri, evlenen bir yiğidin bir ok attığı, okun düştüğü yere gerdek çadırını kurduğu, düğün eğlentilerinde damat ile arkadaşlarının ok atıştıkları anla­tılmaktadır. Bu adetlerin Osmanlıların ilk devirlerinde de devam etmekte olduğunu tahmin ediyoruz.6

Okçuluk, Türklerin millî kültüründe, dinî inançlarında ve toplum hayatında önemli unsurlara sahiptir.7 Orhun anıtlarında, "Onok bodunı" deyimi, Oğuzlar'ın ok ile ilişkisinin en eski bir belgesidir.8 Türk sultanlarının hâkimiyet sembolleri arasında yay ve ok'ta vardır.9 Ok, Hakan tarafından kendisine bağlı sultanlara, aşiret beylerine ve emirlere askeriyle katılması için çağrı aracı olarak gönderilmektedir.10 Büyük Selçuklu sultanı Tuğrul Bey, paralar üzerine yay resmi koydurmuştur11 Padişahların imzaları olan tuğralar incelendiğinde, ok ve yayın temel alınarak oluşturulanları da görüle­cektir.12 Türk hakanları müslüman olduktan sonra, komşu uluslara yazdıkları mektupların yukarısına yay ve ok resmi koymaktaydılar.13 Oğuz soyundan gelen sultanlar yay ve ok'u hükümdarlık sembolü olarak, hiçbir zaman yan­larından ayırmazlardı.l4 Ok ve yay üzerine edilen yeminler özel bir anlam ta­şımaktaydı.15 ,

 

İslâm dininin hadislerde özellikle okçuluğu vurgulaması,16 İslâm öncesi Türk geleneğine, İslâmiyet sonrası dinî bir boyut kazandırmıştır.

Okçuluğun, avcılıkta beslenme ve savaşta savunma ile doğrudan bağımlı olan ilişkisi temelinde oluşan gelenek, ordu ile daha formel bir yapı kazanmış, eğitimi, yarışmaları, törenleri, unvanları, yasaları ile askerî ve sportif sivil bir kurumlaşma düzeyini yakalamıştır.

 

ASKERLİK

Türklerde Alplik teşkilatı, Türk devletlerinin kuruluşunda etkili olmuş­lardır.17 Selçuklu sultanları, çocukluklarından itibaren Oğuz töresi gereğince alp gibi yetiştirilmekte ve alp gibi savaşmaktaydılar.18 Aşık Paşa, "Garipname" isimli eserinde, Türk alp'inin özelliklerini ve bir alp'ta lazım olan dokuz şartı belirtirken, alplığın altıncı şartının ok ve yaya sahip olması ve iyi bir atıcı olması gerektiğini belirtmektedir.19, 20 Osmanlılarda akıncılar, uç boylarındaki çevik kuvveti temsil eden ağırlıksız hafif süvari idiler. Uzun mesafe koşmaya elverişli, dayanıklı ve çevik atlara sahiptiler. Silahları da kılıç, kalkan, pala, mızrak, gürz, ok, yay sonraları da tüfekten ibaretti.21

Okçuluk sporu, yarışına karakterli sivil bir spor dalı olmakla beraber, ona asıl ivmeyi kazandıran askerî bir idman, eğitim olmasıdır. Bu amaçla, darp ve hedef atışları yapılmaktadır. Nitekim Osmanlı spor kültüründe önemli bir yeri olan ok meydanlarında, diğer sivil halkla beraber askeri erkandan kişiler de (yeniçeriden-padişaha kadar) yarışma imkanı bulmaktaydılar. Ok meydanlarında okçuluk yarışmalarına katılabilme değişik sınıftan kişilere açık olması, renk, ırk ayrımı yapılmaması önemli göstergelerdendir. Sivil müsabakalarda bile ok atışının (menzil, hedef ve darb atışlarında) "Ya Hâk" nidasıyla gâzâ niyetine atılması da askerî ve dinî bir gelenektir.

Ok ve yay Türk savaş taktiğinde silah olarak kullanılmış, İstanbul'un fethinden sonra da Türk okçuluğu yeni boyut kazanmıştır. Okçuluk bu döneme kadar askerliği ilgilendiren bir konu iken, Fetih'den sonra yeni bir örgüt olarak ortaya çıkmıştır. Ünlü okçular yeniçeri ocağına mensup olup, seferlere katılmaktaydı. Orduya ok ve yay sağlayan resmi ocağın adı "Cebeci Ocağı"ydı. Bunlara ok ve yay yapan sivil esnaf da "orducu esnafı" olarak ka­tılarak, ordu atölyelerinin yetersiz kalan okyay imalatını desteklemekteydiler.

DİN

İslâmiyet öncesi Türk kültüründe önemli bir yeri olan ok ve yay, İslâmiyetin kabulüyle dinî bir boyut da kazanmıştır. Okçuluk kutsal amaçlar­la bütünleşmiştir. Kur'anda geçen (Enfal Süresi, 60. ayet) "Cenkten önce, düşmanınız kafirlere karşı, kuvvetinizi toplayıp hazır edin" ayetini Hz. Muhammed bir hutbesinde açıklarken burada geçen "kuvvet" sözünün "ok atmak kuvveti" anlamına geldiğini ifade etmiştir. Okçuluğun önemi hakkın­daki hadislerden bir kaç örnek verirsek: "Oku yapan, oku sunan ve oku atan cennetliktir", "Çocuklarınıza Kur'an okumayı ve ok atmayı öğretin", "Ok atmak nafile ibadetten daha hayırlıdır", "Ok atılan yer ile okun düştüğü yer arasında size cennetten bahçeler vardır (verilecektir)", "Ok atmayı öğrenen, sonra da terk eden bizden değildir". Bu ve buna benzer diğer hadislere daya­nılarak ok atmanın "sünnet" olduğu kabul edilmiştir.22

Hz. Muhammed'in hadisleri nedeniyle atıcılık "Sünnet-i seniyye-i Muhammedi'ye"ye uyularak yapılmış ve ok atıcılığında olan ilgi artmıştır.23

Hadislere dayanılarak ok meydanlarına cennetten bir köşe diye bakıl­mış, sınırlarına tecavüz edilmesine, sarhoş, abdestsiz girilmesine izin verilmemiştir. Ok meydanının yetkili kişisine "Şeyh" denilmiştir. Cihat, yağmur ve afet duaları için bu meydanlarda toplanılmıştır. Ok meydanları mescit ka­dar kutsal sayılmış ve atışlar dua ile başlayıp, rekor kabullerindeki törenlerde de dualara yer verilmiştir. Okçuluk sporu Pîr-i olan bir spor olduğu için, fütüvvet geleneği ok atışlarında ve kabza alma törenlerinde yer almıştır.

Hz. Muhammed'in eshabından Ebi Vakkas oğlu Sağd atıcıların pîr-i, Ebubekir oğlu Muhammed yaycıların pîr-i ve Şayer oğlu Avan'da ok tem­rencilerinin pîr-i sayılmışlardır.24

 

EĞİTİM

Halk arasında okçuluk eğitimi her ne kadar örgün anlamda askerî ta­limhanelerde ve ok meydanlarında yapılmakta ise de, Anadolu'nun hemen her yerinde ok atışlarının yapıldığı meydanlar olmuştur. At meydanı, cündi meydanı, güreş meydanı, ok meydanı, cirit meydanı ve kabak meydanı diye bilinen adlandırmalar önemli yaygın eğitim göstergeleri olarak günümüze kadar yaşamıştır. Halk arasında sivil ücretli talimhaneler ve hedef atışı yapan ücretli talimhaneler vardır.25

Gezici talimhaneler: Araç gereçlerini çeşitli mesirelerde kurdurup ücret karşılığı atış yaptırmaktaydılar. Okçuluk sporu, rekreatif amaçlı boş zaman etkinliklerinde ve eğlencelerde de halkın ilgisini çekebilmiştir.

Askerî eğitimin okçuluk ile ilgili kısını olan "talimhaneler", resmi atış poligonlarıdır. Yeniçeri Ocağındaki 54. Orta komutanı olan "talimhaneci ba­şı" ile emrindeki "serbölük" ve "odabaşılar" hem talimhanenin yönetiminden hem de askerin bu konudaki eğitiminden sorumluydular.26 Talimhanelerde, yeni gelen askerlere gece ve gündüz ok atması27 öğretilmekte/atıcılık kâbiliyetleri geliştirilmekte ve tecrübeli okçuların formlarını koruyabilmeleri için idmanlar yaptırılmaktaydı.28 Talimhanelerde ok atmayı öğrenmek için gelenlerin örnek alarak daha istek ve gayretle çalışması için, askerî başarılı okçu­ların kullandığı yaylar ve deldiği kalkanlar da talimhanenin duvarlarına asılarak sergilenirdi.29 Genelde talimhane binalarının önünde aynı zamanda ok meydanı da bulunmaktaydı.30

Osmanlıların dünyanın en iyi atıcılarını yetiştirmesinin nedeni, o çağın bilimsel kurallarıyla öğretim ve eğitim veren her birisi kendi düzeyinde birer spor okulu diyebileceğimiz, Enderun, Tekke ve Talimhaneler açılmış olma­sıdır. Bu okullardaki üstadlar, kendi branşında o spor türünün tekniğini en iyi şekilde öğretebilecek bilgili tecrübeli ve ahlakî yönden örnek alınabilecek yaşlı sporculardan seçilirdi.31 Okçuluğun ciddî bir temele dayanan geleneksel eğitimi, usta çırak usulüyle sürekliliğini sağlamıştır. Okçuluk eğiti­miyle ve imalatıyla ilgili kitapların yazılması da teşvik edilmiştir.

 

TÖREN VE KURALLAR

Eski zamanlarda spor yarışmaları yapılsa da, onun disipline edilmesi yeni çağ ile beraber olmuştur.

Ok Meydanlarında talim veya yarışma için atış yapılmadan önce atıcıların, hazır bulunanları öne doğru hafifçe eğilip selamladıktan, onlara "şevkınıza!" diye hitap ettikten sonra atışa başlamaları, orada bulunanların da (kuvvet ola!) diyerek cevap vermeleri adetti. Bundan sonra atıcı oku çekerken kalbinden Allahı yadeder ve uzun bir (Yâ Hak!) diye seslenerek, yayını iki elinin bütün gücüyle çekerdi. Bu töreni, okunu atmadan önce usulü ile yapmayan atıcı, bir rekor kırsa bile muteber sayılmazdı.32

Gerçek atıcı, yani bir üstaddan Küçük ve Büyük Kabza alarak menzil atmamış atıcıya, hiçbir meydanda menzil attırılmaz ve hiçbir havacı da hava yerine gidip destar bozamaz. Bu kanundur.33

Küçük Kabza Alma Töreni; çırak (şakird) ustasının önünde diz çöke­rek durur. Üstadı sol eliyle bir yayı kabzası altından tutarak bir konuşma ya­parak, kabzayı sol eliyle şakirdinin sol eline teslim eder ve sağ elindeki bir oku veya gezi şakirdin sağ eline verip usulünce çektirerek kabza almış olunur. Bu törenle Küçük Kabza alan şakird üstadından atıcılığın tekniğini, nasıl idman yapılacağını ve bir atıcıda bulunması gereken ahlaki özellikleri öğ­renmeye başlar. Büyük Kabza alıncaya kadar onunla çalışır. Bir süre içinde Küçekçe yayı ile Havagezi'ni torbaya atarak idman yapar. Bu idmanlar, üs­tadı yeterli görünceye kadar devam eder. Üstadı yeterli görünce Ok Meydanı'na giderek Puta ve Menzil atışlarına da çalışır.34

Büyük Kabza Alma Töreni: Kendisine Küçük Kabza veren üstadıyla ok atmayı meşk eden atıcı, Haki okuyla (800) geze, Yüksüvar okuyla (850) geze ve Pişrev okuyla da (900) geze atabilecek duruma gelince, üstadının da iznini alarak meydan ihtiyarlarına gidip; "İhtiyarlar, duanız ve izniniz ile Müsahık isem 900 gez menzile talibim" der. İhtiyarlar atıcının hangi menzil­de duracağını, yayının ağırlığının o menzilde atmaya uygun olup olmadığını, okçusunun ve yaycısının kimler olduğunu öğrendikten sonra, başka bir engel de bulunmuyorsa atışa müsaade ederler.35

Osmanlı Devleti'nin diğer kurumlarda olduğu gibi, ok atıcılarının da eskiden beri uygulaya geldikleri "Adet-i kadime"leri vardı. Ok atışları da bu eski kurallara göre yapılmaktaydı. 1682 yılında "atıcılar yasası" kabul edi­lince, o tarihten itibaren de “atıcılar yasası”na uyulmaya başlandı.36

Osmanlı'da ok meydanlarında yapılan ok atışlarında kurallara uymayanlara müsaade edilmez, bütün atıcıların kurallara uyması gerekirdi. Kurallara uyulmama durumuyla ilgili bir kaç örnek?

Ünlü yay ustası ve atıcı Arab'ın oğlu olan İbrahim (Sultan Beyazıd za­manı atıcılarından) Haki okuna Peşrev yeleği takarak attığı için, diktiği menzil taşı sonradan çıkarılmıştır.37

Solak Mehmed Bey (900) gezden aşağı attığı için, taşı anataş kabul e­dilmeyip, Kepenekçi Reis'in taşı anataş kabul edilmiştir.38

Yine bir atışta yalnız havacılar olduğu için taş dikilmemiştir.39

Hacı Süleyman'dan sonra Talimhanecibaşı Küçük Ali aşın atmış ise de kurallara aykırı olacak kadar ana taşın sağ tarafına (şast) düşürdüğü için, Hacı Süleyman, taş diktirmemiştir.40

Abdi Ağa (Sultan NI. Selim zamanı atıcılarından), Memiş Efendi'nin "Mercan Ağa Menzili"nde poyraz havasında 960 geze taş dikti (m. 1793). Mehmed Vahid Paşa, Abdi Ağa'nın dinî kurallara (şer-i şerfie) aykırı hareketlerde bulunduğu ve uyarılara rağmen düzelmeyeceği/ıslah olmayacağı anlaşıldığından, örnek olsun diye/ibret için taşı ok meydanından çıkarılmış.41

 

YASAL DÜZENLEMELER

Osmanlı Devleti'nde; yetkili, bilgili ve mütehassıs kişilerin bir araya getirilmesiyle oluşturulan bir kurultay (Şüra) tarafından ele alınmış ve devrin hükümdarları tarafından tasdik edilmiş bir "Atıcılar Kanunu" (Kanunname-i Rımat) vardı.42 Bu ilk Osmanlı spor kanunudur. 1682 Ağustos ayına gelinceye kadar, ok atıcılarının (tirendaz) kendilerine özel yazılı bir kanunları yoktu. Buna rağmen yüzyıllardan beri uygulana gelen adet-i kadimeler kanun diye adlandırılmıştır.43 Atıcılar Kanunnamesi'nin yapılmasına neden olan hadiselerden birisi şöyledir: Feridun zade Mustafa Çelebi, atışın yapıldı­ğı yıllarda (1682'den önce) Ok Meydanı yaycı esnafın eliyle yönetiliyor ve onların izniyle taş dikiliyordu. Mustafa Çelebi'ye taş dikmede zorluk çıkarılmış olmalı ki; mahkemeye başvurarak ilam (mahkeme kararı) alıp taşını dikebilmiştir.44

İstanbul Ok Meydanı'nda Büyük Kabza almış, yani Peşrev okuyla 900 geze ok atmış atıcıların isimlerinin yazıldığı bir defter vardır ki buna; "Atıcılar Sicil Defteri" denmektedir.45 Atıcılar Sicil Defteri'ne 1682 yılından 1891 yılına kadar 3375 atıcının ismi yazılmış. Sicile en son olarak, 22 Muharrem 1309-M. 27 Ağustos 1891 günü, kabza alan altı atıcının adı yazılmış.46

İstanbul Ok Meydanı ile ilgili yasal düzenlemeler içerisinde padişah fermanlarını da görmekteyiz. Bu fermanlardan tespit edilenler şunlardır: Kanuni Sultan Süleyman'ın (18 Mart 1523, 26 Ekim 1524, Ekim 1527, 30 Ha­ziran 1546) tarihlerindeki dört fermanı. Sultan N. Selim'in 5 Ekim 1575 tarihli fermanı. Sultan III. Mustafa'nın 15 Mart 1696 tarihli fermanı, Sultan II. Mahmut'un 1819 ve Temmuz 1820 tarihli fermanı ve Sultan Abdülmecit'in Aralık 1848 ve Ocak 1849 tarihli iki fermanları.

 

YARIŞMA

Osmanlılardan önce üç çeşit ok atılıyordu. Bu atışlardan ikisi; Nişanı vurma (Puta atışı) ve Darp vurma (Kütük veya kalkan gibi sert şeyleri delmek için) atışları savaşa hazırlık amacıyla yapılıyordu. Menzil atışları (oku uzağa düşürmek) ise, Ok Meydanlarında spor okçuluğu olarak yapılmaktay­dı. İstanbul Ok Meydanı Tekkesi Hıdırellez günü (6 Mayıs) açılmakta ve ok atışları altı ay boyunca her hafta Pazartesi ve Perşembe günleri yapılmaktaydı.

Nişana (Puta/Buta) Atma Yarışması: İki kişi veya iki takım arasında yapılan nişanı vurma atışlarıdır. Atış yapılan yere "Sofa" denilir. Nişan genellikle sepet veya bir tahta üzerine, beyaz boya ile yapılmış çenber şeklinde olup, atış bu beyaz kısıma yapılır. Nişan tahtası veya sepet, atış yapılacak yerden (200-300) adım uzaklığa konulur. Atıcılar; oturarak, diz üstü durarak veya ayakta nişan alıp bu ipin altından atışlarını yaparlar. Nişana isabet e­denler sayılır. Kimin oku fazla nişana saplanmış ise, ödülü o kazanmış olur. Nişana atışın kendine has kuralları vardır.47

Darb Vurma: Genellikle tunç kalkanlara, cam bardaklara, aynalara ve tunç zillere yapılır. Bunun için özel surette yapılmış yay ve oklar kulla­nılmaktadır. Darb atışları, sert yayları çekmeye önem veren, Büyük Selçuklu Devleti sultanları zamanında, ordunun eğitimi sırasında yapılmaktaydı.48 Darb vurma, Padişahların yaptırdığı düğünlerde özellikle cündiler ta­rafından gösteri sporu olarak yapılmaktaydı. Kanuni Sultan Süleyman'ın (1534) ve (1526) yıllarında yaptırdığı sünnet düğünlerinde, bu tür darb vurma gösterileri yapılmıştı.49

Menzil Atışı Yarışması (Koşusu): Menzil atışları içinde Ok Meydanları yapılmaktadır. Osmanlılar, Bursa'nın alınışıyla (1326) menzil atışlarının yapılabilmesi için "Atıcılar Meydanı" yaptırdıkları bilinmektedir. Yıldırım Bayezid, Niğbolu Savaşı'nda (25 Eylül 1396) aldığı esirlere bu meydanın toprağını kalburdan geçirtmiştir.50 Osmanlı İmparatorluğu'nun hemen her büyük şehrinde Ok Meydanları bulunduğu için, buralarda ok atma eğitimleri ve yarışmaları da yapılıyordu. Ancak, menzil atılıp taş dikilmiş meydanların sayısı 38 kadardır ve her meydandaki menzil sayısı da aynı sayıda değildir. Bunun nedeni, o meydanın jeolojik durumu, büyüklüğü, çevresindeki nehir ve dağların konumu ile, o yerde esen rüzgarların yönüyle ilgilidir.51

Osmanlıların menzil atışlarında taş dikme geleneğini getirmeleri ve bunun için kurallar koymaları, hiçbir millette olmayan sportmence bir buluş ve sporcuya değer veriştir. Orhan Gazi zamanından beri 500 sene sürekliliğini devam ettiren bu spor geleneğinin, atıcılarının yetişmesinde ve iyi dereceler alınmasında çok büyük tesirleri olmuştur.52

Menzil yarışmaları ve menzil bozma atışları havanın durumuna göre yapılmaktaydı. Atıcı hangi hava ile atmak istiyorsa, o havanın estiği günler­de atmak istediği menzil üzerinde çalışır. Atış yapılacağı zaman, rüzgar ar­kaya alınır ve rüzgarın estiği yöne doğru atış yapılır.53 Rüzgarın yönünü belirlemek için, havaya ipek mendil atılır. Rüzgar mendili estiği yöne doğru götürür. Bu şekilde rüzgarın yönünün belirlenmesine "Dökül" denilir.54 İstanbul Ok Meydanı'nda atış yapılacak rüzgar yönleri (hava) şöyledir: Yıldız, Poyraz, Gündoğusu, Keşişleme, Kıble, Lodos, Batı ve Karayel.

Menzil yarışması/koşusu üç boyda yapılır. Birinci koşu (Aşağı koşu); 900 geze kadar ok atabilenler katılır. İkinci koşu (Orta koşu, Dokuzyüzcüler); 900'cülerin koşusudur. Üçüncü koşu (Baş koşu, Binciler); 1000 gezden yukarı atanların katıldığı koşudur. Dördüncü koşu (Binyüzcüler); 1100 gezden yukarı atanların katıldığı koşudur.55, 56

Menzil atışı yapmak için ihtiyarlardan izin alan atıcı, meydanın her yerinde atış yapamazdı. Çünkü, menzil atış yerleri iki bölüme ayrılmıştı. Birisi henüz 900 gezin altında atanların yani "Müstahık'ları, diğeri de 900 gezin üstünde atan sicilde yazılı atıcıların yeriydi. Müstahıklar yalnız "Ali Bali'' yerinde atış yapabilirler. Sicile kayıtlı olan 900, 1000 ve 1100'cü atıcılar ise; Tepebaşı, Hünkâr Ayağı, Parpul, Rum Yusuf, Haki Ayağı... gibi menzillerde atış yapabilirdi. Bu kurala uymayanlar cezalandırılırdı.57

Menzil atışlarının yapılış amaçları: Antrenman (meşk) için, kabza al­mak için, yeni bir menzil açmak için, açılmış bir menzilde Baştaş'ı geçip taş dikmek için, kendi taşın ileri sürmek için ve yarışmak (koşu) için yapılmaktadır. Atış hangi amaca yönelik olursa olsun, hepsinin hem birleşik ve hem de ayrı ayı-ı (Ayin ve erkanı) vardır. 58

Atıcı, menzil bozmak/baştaşı geçmek istediği zaman, hangi menzilde duracağını önceden meydan ihtiyarlarına bildirip görüşlerini ve izinlerini a­lır. Atış yapılacağı gün belirlenerek, o gün ayak yerinde okçusu, yaycısı, iki ayak şahidi ve o menzilde daha önce taş dikmiş bir atıcı bulundurulur. Ok'un düşeceği Hava yerinde meydan ihtiyarlarından üç kişi bulunur, başkalarının bulunmasına izin verilmez. Bu üç ihtiyardan birisi baştaş'nı sağında biri so­lunda ve üçüncüsü de ilerisinde durarak oku gözetler.59 Atılan ok baştaşı geçerse havacılar başlarındaki dülbendleri havada sallayarak işaret verirler. Buna "Destar Bozdu" denilir. Destar bozulunca, beştaş geçilmiş sayılır ve ayak yerinde bulunanlar topluca okun yanına giderler. Atışın ve yapılan rekorun sayılabilmesi için salkı düşmemiş olması, yani okun Anataş'ın 40 adım sağ (şast) ve 40 adım solu (kabza) dışına düşmemiş olması gerektiğinden, önce bu durum belirlenir.60 Geçerli sayılan ok, meydan ihtiyarlarından veya atıcinin yakını tarafından, saplandığı yerden dualarla çıkarılıp atıcısı­nın eline verilir. Menzili bozan veya taşını süren atıcının yerden çıkarılan okunun düştüğü yer belli olsun diye, oraya bir nişan konulur ve baştaş’tan kaç adım ileri düştüğü ölçülüp hep birlikte meydan şeyhinin yanına gidilerek durum anlatılır ve atıcı taşının dikilmesi için izin ister. 61

İstanbul Ok Meydanı'nda yapılan menzil atışlarında Osmanlı Padişahlarından; Sultan IV. Murad, Sultan NI. Selim ve Sultan N. Mahmut taş dikmişlerdir.

Kabağa ok atma: Spor alanının ortasına dikilmiş yüksek bir ağacın ve direğin tepesindeki kabağa, at koştururken ok atıp vurmak, Türkler'in çok eskiden beri yaptığı bir spor türüdür.62 Türkler gittikleri her ülkeye bu sporu götürdüler. Kıpçak Türkleri Mısır'a, Babür Şah Hindistan'a, Selçuklular İran'a ve Anadolu'ya götürüp savaş eğitimi yaptılar. Bazı şehirlerde bu sporun yapıldığı alanlara da "Kabak Meydanı" denildi. At üzerinde ok atmaya yönelik bu sporu yapmalarının tek amacı, düşmandan kaçıyormuş gibi manevra yapıp geriye ok atarak, onu vurmaya alıştırma eğitimidir.63

 

ÖDÜLLER

Osmanlılar eski Türk geleneğini sürdürdüler. Ancak, müslümanlığın kuralları gereğince, ödül koyarak yapılan oyun ve spor yarışmalarına Osmanlı uleması da64 bazı yarışların bir kumar halini almaması gibi65 bazı kısıtlamalar getirdi. Bu nedenle menzil yarışmaları da o kurallara uyularak yapılmaktaydı.66

İyi atıcılar, padişahlar ve devlet büyükleri tarafından çağımızdaki imkanlarla ölçülemeyecek derecede ödüllendirilirdi. Hatta bu ödüller yalnız ok atan atıcıya/kemankeş'e verilmez, onun okunu ve yayın yapan ustalara da verilirdi. Çünkü her rekor yapan ünlü atıcının kendisine özel yaycısı ve okçusu vardı. Bu ustalar yalnız o atıcıya ok ve yay yapar, başkasına hele o atıcıya rakip olan atıcıya yapmazlardı.67

Ok yarışmalarında/koşullarında birinci gelene ödül vermek adetti. Ödül para olabileceği gibi, kumaş, koç, at, kısrak,68 havluya benzer işlemeli çevre (yağlık)69 vs.de olabilirdi. Kemankeşler kendi aralarında yarışırlarken genellikle küçük ölçüde bir ödül, örneğin bir yay, bir tarak koyarlardı.70

Ödülün ne olduğunu, nasıl ve kime verileceğini yarış/koşu başlamadan önce kesinlikle tesbit etmek gerekmekteydi.

1710 yılında Ok Meydanı'na yapılan binişde, koşullarda birinci gelen Taberdar Mehmed'e altı altın, Kilerli Çuhadar Mustafa'ya beş altın ödül verilmiştir. 1765'de tertiplenen bir koşuda ise, dört gruptan her birine onar kuniş ödül konmuştur. 1791'de NI. Sultan Selim'in katıldığı bir koşuda kazananlara beş adet elbiselik telli diba ihsan olunmuştur.71

Ok atışlarınıda menzil taşı dikerek bu başarısından ötürü; Miri Alem Ahmet Ağa'nın saraydan çıktığı ilk zamanlarda, Yıldız-Poyraz havasıyla 1146 geze atarak baştaşı dikince (bu taş Ahmet Ağa'nın ilk taşıydı), Kanuni Sultan Süleyman Ahmet Ağa'ya hil'at giyindirip Ok Meydanı'nda büyük bir ziyafet vermiştir. Ayrıca yaycısını ve okçusuna da maaş bağlayıp ödüllendirdi.72 Yine Ahmet Ağa'ya 1271 geze ok atarak Lodos Menzili'nin baş taşının sahibi olduğundan, Gelibolu Sancağı ile Kapudanlık (Kaptan-ı Derya),ihsan edilmiştir.73

Mehmet Çelebi, Hacı Süleyman Menzili'ne taş diktikten sonra, Sancak Beyliği ile ödüllendirilmiştir.74 XNI'ncü yüzyılın en büyük atıcılarından Ali Ağa, Sultan 111. Ahmet zamanında, Enderun'un Hasodası'na alınmıştır.75

 

İMALAT

Okçuluğun dayandığı okçuluk ve yaycılık sanatı da uzun zaman sürümden düşmemiştir. Okçular ve yaycılar, eski esnaf kurumları arasında varlığını koruyabilmiştir. Osmanlılar, okçuluğun ve yaycılığın imalatıyla ilgili bir teknolojiye sahiptiler.76

Yaycılık İmalatı: Fatih Sultan Mehmed, Yeni Saray'ı (Topkapı Sarayı) yaptırdıktan sonra, Birun cemaatı içerisine yay ustalarını da alınıştı. Bu yay­cıların sayısı az olup, ayrı bir bölük olmayıp, "Cemaat-ı Silahdaran"ların arasındaydılar77

Osmanlı Devleti'nde ün yapan yay ustaları, Saray dışındaki esnaf arasından çıkıyordn. Bu ustalarını yaptığı yaylar dünyanın en iyi yaylarıydı.78

Bütün yay esnafının yaptığı yaylar, o şehrin kadıları tarafından belirle­nen bir fiyat üzerinden satılıyordu. Bununla beraber san'atındaki becerisiyle ün yaparak "Üstad" ve "Cihan Pehlivanı" ünvanını kazanmış olan yay ustalarının yaptığı yaylar, bu narha tabi değildi. Onlar ancak, menzil bozarak rekor yapan ünlü atıcılara yay yapar, hatta beğendiği ve taraftan olduğu atıcının rakibi çok yüksek ücret verse de o atıcıya yayını satmazdı. Yay esnafının yaptığı yayları genelde sıradan atıcılar ve hevesli gençler almaktaydı. Narlı yani belirlenen fiyat üzerinden satma zorunluluğu, atıcılık sporunu yaşatmak ve yapacakları korumak amacıyla alınmaktaydı.79 Ok ve yay imalinde ve satışında narlı, tahdit ve standardizasyon gibi iktisadî kaideler. sıkı bir şekilde tatbik edilmekteydi.80

Osmanlı ustalarının yaptıkları yaylar, bilhassa Avrupa devletlerindeki yaylardan çok farklıydı. Osmanlı yayları ile daha uzağa atılabiliniyordu.81

Yaylar kullanıldıkları yere göre: Atış yayı (tunarlı olup, menzil atışlarında kullanılır), Puta yayı (puta atışlarında kullanılır), Darb yayı (savaşta ve kütük darbında kullanılır), Temrin yayı-Haki (antrenman/idman yaparken kullanılır), Kepade yayı/Kepaze (Yeni ok atmaya başlayan gençlerin kolayca çekmesi için kullanılmaktadır).82

Osmanlı ustalarının yaptıkları yaylar, tamamen ülkemizde bulunan nes­nelerden yapılırdı. Ünlü ustaların yaptığı yaylardan 200 sene hiç bozulmadan kullanılanlar olurdu.83

Yay yapmaya en elverişli ağaç, Akçaağaç denilen ağacın Gerede yöresinde yetişen türü olup, gölgeli, sulak ve çayırlık yerlerde yetişenlerinden daha iyi yaylar yapılmaktaydı. Tımarlı olan menzil yayları, Haki ve Gez yayları Akçaağaç'tan, sert olması gereken Puta yayları da Kızılcık ağacından yapılmaktaydı.84

Menzil atışlarında yayların boy ve ağırlığının atıcının boyu ve kol uzunluğu ile uyumlu uzunlukta olması, yaylarını ağırlığının da ok'un ağırlığı ile orantılı olması, teknik bakımından çok önemliydi. Her atıcı kendi vücut ölçülerine uygun yay ile atış yaparsa başarılı olabilirdi.85

Sultan Abdülaziz zamanında (1861-1 876) ok atanların sayısı da azalmış olduğu için, yaycılık artık ustaları geçindirmez olmuştu. O nedenle yapılması çok güç ve zahmetli olan yayların fiyatı da yükselmişti. Az da olsa İstanbul'daki hevesli gençlerin yay ihtiyacını gidermek için, dış ülkelerden yay getirtip satıldığı da olmuştur.86

Okçuluk İmalatı: Osmanlılar ilk dönemlerinde Selçuklu ve Germiyan Oğullarının ok ustalarından yararlandılar. Bursa'yı alıp devlet düzenine geçmeye başladıklarında da Karamanlılar, İranlılar ve Çerkes Kölemenlerin ok ve yay ustalarına yüksek ücretler vererek Bursa'ya getirdiler.87

Ok ustaları Saray'dan başka, dışarıda da ok yapıp satan sanatkarlar bulunuyordu. Dışarıdaki okçu esnafı, Beyazıd'da Okçular Çarşısı denilen yerdeydiler.88

Oklar kullanıldıkları yere göre; savaş okları, talimhane okları ve atıcı oklarıdır.89 Atıcıların (Kemenkeş) kullandıkları oklar; Pişrev, Yeksüvar, Zergerdan, Karabatak, Haki, Ezmayiş, Puta, İbriş, Gez v.b.90

Osmanlı'da 1480 yılına kadar, ok yapımında kamış ok kullanılmıştır. Bu kamış, Hindistan'dan gelmekteydi. Bu gelen kamışların içi ağaç gövdesi gibi dolu olup, iki boğum arası uzunluğu, okun boyundan daha uzundur. Gövdesi de kalın olduğu için, iki boğum arası yarıldığı zaman 12-18 ok yapacak kadar parça elde edilmekteydi. Yalnız kamış ok, Hindistan gibi uzak bir ülkeden geldiği için, pahalı olmaktaydı. Bu nedenledir ki atıcılar arasında; "Ok atan altın atar" sözü söylenmiştir.91

Menzil atışlarında, kamıştan yapılan ok, çamdan yapılan oktan 100 gez (adım) ileri gitmesine rağmen, Osmanlı ok ustaları da çam ve gürgenden ok yapmaya başlayıp, hem dışa bağlılıktan kurtuldular, hem de atıcılığa heves eden gençlerin az para ödemelerine yardımcı oldular. 92

Edirne ve İstanbullu ok ustaları uzun denemelerden sonra, Bayramiç İlçesi'nin Çavuşlar Köyü yakınındaki Üçler Dağı'nda yetişen çamların, ok yapımına çok elverişli olduğunu görerek, bu çamlardan ok yapmaya başladılar.93

Osmanlı Devleti'nde, özel yapılan ok ve yaylar hariç, halkın kullandığı okların satış fiyatı, kadılar tarafından belirleniyordu.94

 

SONUÇ

Osmanlılarda okçuluk sporu, hem askerî anlamda bir eğitim ve yarışma olarak hem de sivil anlamda bir spor olarak gerilere giden geleneklere daya­lı, aynı zamanda dönemin gelişmelerine açık organize görünüm sergilemektedir. Osmanlı eski gelenekleri sistemleştirerek bu spor dalında ya­sal, ekonomik, törensel ve finansal koşulların sağlanmasını ve bu şartlara süreklilik kazandırmasını bilmiştir. Aslında bu oluşum, Osmanlı kültüründe mevcût diğer sporları da içeren bir birikimin tamamlayıcı parçasıdır. Günü­müzde pahalı bir spor olan okçuluk, Osmanlı'da imalathanesinden yarış alanına kadar bir bütünlük içerisinde yaşatılabilmiştir.

 

DİPNOTLAR

* Gazi Üniversitesi, Sporda Psikososyal Alanlar Anabilim Dalı Öğretim Üyesi, Ankara-TÜRKİYE.

1 Bkz. Atıf Kahraman, Osmanlı Devleti'nde Spor, Kültür Bakanlığı Yayınları: 1967, Başvuru Kitapları Dizisi: 27, Ankara, 1995, s. 233-437.

Ünsal Yücel, "Kültür Tarihimizde Okçuluk Sanatı ve Müesseseleri". İstanbul Ü. Edebiyat Fakültesi, Yayınlanmamış Doktora Tezi, İstanbul, 1971 (Nisan).

Halim Baki Kunter, Eski Türk Sporları Üzerine Araştırmalar, Cumhuriyet Matbaası, İstanbul, 1938. Perihan Arbak, "Ok ve Okçuluk Hakkında Bibliografya", Türk Kültürü. Cilt: N, Sayı: 22, Ağustos 1964, s. 134-136.

Özbay Güven, "Türk Kültüründe Kaybolan Miraslarımızdan İstanbul Ok Meydanı Spor Alanı", Top­lumsal Tarih. Sayı: 14, Şubat 1995.

Osmanlı Arşivi Belgeleri.

2 Mustafa Erkal, Sosyolojik Açıdan Spor, Geliştirilmiş 2. Baskı, İstanbul, 1922, s. 111.

3 Ünsal Yücel, "Sultan Mahmut II. Devrinde Okçuluk", Türk Etnografya Dergisi, Sayı: X, 1967, s. 90. 4 Yücel, a.g.m., s. 90.

Özbay Güven, "Kırkpınar Güreşleri", Türk Dünyası Tarih Dergisi, Sayı: 128, Ağustos 1997, s. 21.

6 Yücel, a.g.m.. s. 91. Yücel, a.g.tez, s. 9.

Bkz. Muharrem Ergin, Dede Korkul Kitabı I, Giriş-Metin-Faksimile, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu, Türk Dil Kurumu Yayınları-Sayı: 169, Ankara, 19896.

7 Özbay Güven, "Türk Kültüründe Kaybolan Miraslarımızdan İstanbul Ok Meydanı Spor Alanı", Top­lumsal Tarih, Sayı: 14 Şubat 1995, s. 14.

8 Osman Turan, "Eski Türklerde Okun Hukuki Bir Sembol Olarak Kullanılması", Belleten, Cilt. IX, Sayı. 35, 1945, s. 307.

9 Ahmet Uğur, Osmanlı Siyaset-Nameleri, Kültür ve Sanat Yayınları, (y.y.), (t.y.), s. 129.

10 Turan, a.g.m., 1945, s. 313.

11 Kahraman, a.g.e.. s. 241.

12 Güven, a.g.m., 1995, s. 14.

13 Kahraman, a.g.e.. s. 240.

14 Kahraman, a.g.e.. s. 241 .

15 Özbay Güven, Türklerde Spor Kültürü, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu, Atatürk Kültür Merkezi Yayınları: 57, Türk Kültüründen Görüntüler Dizisi: 16, Ankara, s.1992, s. 20.

16 Ahmet Turan, İslamiyette Spor ve Önemi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara, 1985, s. 5-9.

17 Kahraman, a.g.e., s. 11.

18 Kahraman, a.g.e.. s. 15.

19 Kahraman, a.g.e.. s. 23-24.

20 Fuad Köprülü, Osmanlı Devleti'nin Kuruluşu, Ankara, 1959, s. 88.

0 Comment(s) / Post Comment

Sunday, November 4th 2007

12:26 PM

KEMANKEŞ SIRRI

  • Music:

KEMANKEŞ SIRRI
  "Okçuluk üzerine"
 
 
 
     "At dorudur, diğerleri renktir.
 Ok akkavaktır, diğerleri çöptür
 Şehir sadece Rum'dur, diğerleri köydür
 Türk binicidir, diğerleri yükdür."
 (Fahr-i Müdebbir, Hindistan, XIII y.y.

 

                                             Okun Tarihî Serüveni
   Ok, insanlık tarihinin en eski silahlarından biridir ve tarih öncesi devirlerden itibaren Avustralydışında dünya coğ-rafyasının her bölgesinde örneklerine rastlanmıştır.
     Okçuluğun tarihçesini yazan Abdurrahman Taberî'ye göre oku ilk olarak Hazreti Adem(a.s.) kullanmıştır. Daha sonra biz bu klasik savaş silahını Eski Mısır, Babil ve Çin'de gö-rmekteyiz. Daha detaylı bilgiler ise, Oğuz Destanı'ndan itibaren bütün şifahî ve yazılı Türk kaynaklarında karşımıza çıkmaktadır. Eski Türk cemiyet yapısı da oka dayandırılmaktadır. Macar Türkolog Gyula  emeth, "Oğuz" adının "oklar" mânâsına geldiğini ileri sürmektedir. Nitekim, bu en büyük Türk boyu, daha dâsitânî devirlerden itibaren "Boz ok" ve "Üç ok" olmak üzere iki büyük kola ayrılmaktadır. "Boy-kabile" mânâsına gelen buradaki ok, aynı zamanda bir sembolü ifade etmektedir. Ok motifi Dede Korkut'ta da kullanılır; bu destanda bir Türkün "Alp", yani  kahraman  sayılabilmesi için uçan kuşu okla düşürebilmesinin şart olduğu yazılıdır. Ayrıca ok, Türklerin eski lügatında "miras hissesi" mânâsına da gelmektedir. Türk insanı, hayatını, babasından tevarüs ettiği (miras kalan) okuyla kazandığı için ona "miras hissesi" demiştir. Oka dair enteresan bir tesbit de Gazneli Sultan Mevdud'a (ö. 1049) aittir. Cömertliği ve usta okçuluğu  ile tanınan Sultan Mevdud'un, savaşlarda altın ok kullandığı, attığı okun birisine isabet edip, o kişinin ölmesi halinde   nazesinin; okun altınından elde edilen para ile  kaldırıldığı, savaşçı yalnızca yaralandığında ise tedavi giderlerinin, okun parasıyla karşılandığı rivayet olunmuştur. Selçuklularda da ok ve yay, hem adaleti, hem de hakimiyeti (hükümdarlığı) temsil eden bir sembol olarak kullanılmıştır. Ayrıca Tuğrul Bey'den itibaren bütün Selçuklu hükümdarları iç ve dış yazışmalarda bu işareti kullanmaları oka verilen önemi vurgulamaktadır.  selçuk Bey'in babası Dukak'ın, "Temür-yalığ" (Demir Yaylı) ünvanı taşıması da eski Türklerde ok ve yayın değerini göstermesi açısından dikkat çekicidir. Arapların da eskiden beri pek mâhirâne ok  kullandıkları bilinmektedir. Sahralarda avcılıkla maişetini temin eden Arap insanının, istediğinde bir ceylanı gözünden vurabilecek kadar kabiliyetli olmasından dolayı mâhir okçulara "remmatül hadak" nâmı verilmiştir. Ayrıca Araplar kurun-ı vustada (orta zamanda) okçuluk sanatında oldukça ileri gitmişler ve bununla ilgili birçok yeni âlet ve edevat icad  etmişlerdir.
 
                                                                

 

 

                                               Okçuların Pîri

   Okçuların pîri kabul edilen ve Allah (c.c.) yolunda ilk ok atma faziletinin sahibi, şanlı sahabi Sa'd bin Ebi Vakkas (r.a.)'ın İslam tarihinde güzide bir yeri vardır.  İslam'ın gelişme sürecinin önemli savaşlarından biri olan Uhud Gazası'nın ölüm kalım mücadelesi verildiği  en tehlikeli anlarında, Peygamberimiz (s.a.v.), Hz.  Sa'd'a elindeki okları verip:"At, ya Sa'd at! Anam  babam sana feda olsun" buyurarak, ona büyük iltifatta  bulunmuştur. Peygamberimiz'in (s.a.v.) daha önce  kimseyi şereflendirmediği böyle bir iltifatla Hz. Sa'd  hayatı boyunca iftihar etmiştir.
     Yine Resulullah Efendimiz(s.a.v.) bu savaşta kafirlere  bin civarında ok attığı rivayet edilen Sa'd bin Ebi  Vakkas'a "Allahım, onun attığını isabet ettir, duasını  da kabul et" buyurarak sevince garketmiştir. Ok ve yay sanatının Orta Çağ İslam âleminde de büyük  bir gelişme gösterdiğini görmekteyiz. Tarihî kaynaklar, XI. yüzyıldan itibaren İslam ordularında  çelik yayların kullanıldığını belirtmektedir. Yin aynı kaynaklar bu tür yayların ancak XIII. Yüzyıl  Avrupası'nda Franklarda görülmeye başladığını yazmaktadır.  Savaş sanatında oldukça ileri giden Orta Çağ  Müslü-manları ok ve yayların sayısız modellerini  geliştirmişlerdir; bunlardan "çağın mitralyözleri"  denilebilecek olan pedallısı her atışta "arı sürüsü  gibi" çok sayıda ok fırlatabiliyordu. Kurşundan veya  camdan bir mermi fırlatan kazık yay, madenden en iyi  zırhları ve hatta taşı delip geçen çelik harbeler  fırlatan sabit ve ağır akkar adı verilen yaylar, bu  ürünlerden sadece birkaçıdır.  Okçuluk sanatı, Türklerin İslâmiyeti kabul etmesinden
sonra bilhassa Osmanlı döneminde büyük gelişme  gös-termiştir. İlk fetihlerden XVI yüzyılın ilk çeyreğine kadar Osmanlı okçu birliklerinin, savaşların  kaderine tesir eden önemli fonksiyonlar icra ettikleri  görülmüştür.
                                                   Okun Çileli Oluşumu
    Çam, gürgen ve kayın ağaçlarından yapılan okların en  iyisi genç çam ağaçlarından yapılırdı. Bu çamların en  iyileri de Bayramiç'nin Çavuş Köyü Kumunç dağında  yetişirdi. Devlet-i Âliye'nin, çam ormanlarında,  yalnız körpe çam dalı kesmeye memur ettiği "Çamcı"  denilen hususî müfrezeleri vardı. Bunlar üçer parmak  kalınlığında ve bir metre uzunluğundaki çamları  keserek rutubetsiz bir yerde en az üç sene  bekletirlerdi.  Okların en iyisini yapmak için bu çamların yirmi sene,  bunların daha  mukavemetlisi olan "Tımarlı" okları elde  etmek için ise elli sene bekletmek lazımdı. Bursa,  Edirne ve İstanbul başta olmak üzere imparatorluğun  büyük şehirlerinde ok yapımcılarına mahsus çarşılar meydana getirilmişti. Buralarda imâl edilen oklar daha  sonra hususî sandıklarda fırınlara verilirdi. Belli  zaman aralıklarıyla da soğuğa ve güneşe tutulan bu  oklar mukavemet kazandırılarak kullanıma hazır hale  getirilirdi.
    Osmanlı ordusunun ok ihtiyacı Cebeci Ocağı tarafından  karşılanırdı. Araştırmalar 1511'de bu ocak tarafından  780 bin ok yaptırıldığını ortaya koymaktadır..  Evliya Çelebi de 17. yüzyılda İstanbul'daki ok imâl  eden esnafla alâkalı olarak şu bilgileri verir:   "Esnaf-ı okçuyan: Dükkan 200 ve nefer 300'dür.  Pîr-leri, Ebu Muhammed bin Ömer bin el Vakkas olup,  Hazreti Muhammed'in (sav) okunu ve yayını  taşır ve  seferden dön-dükçe ok yapardı. Kabri Eğin'dedir.  Selman-ı Pâk'ın 46'ncı kemerbestesidir (kuşağındandır).

    Ok imâli, türüne göre incelik isteyen bir sanattı.  Okların sap kısımlarına, okun yörüngesinde  itmesi için "yele" tâbir edilen kuş kanatları takılırdı.  Kuğu, karabatak, kaz ve kartal tüylerinden yapılan bu kanatlar, devletin, bu tüyleri temin etmek için  kurduğu hususî teşekküllerinden elde edilirdi. Topkapı Sarayı'ndaki Gülhane Hastahanesi'nin yanında bulunan  havuzlardaki kuğular bu gaye için yetiştirilirdi. Yarışmalarda kullanılacak okların yelelerinin  hazırlanması da başlı başına hassasiyet isteyen bir  uzmanlık işiydi. Sağ kanattan alınan tüyler, sol  kanattakilere göre daha tercih edilir ve ağırlıkları  demrenin (uç) ağırlığı ile orantılı olarak  hesaplanırdı. Bu orantı ölçüsü de demrenin ağırlığının  sekizde biridir.  Okların başlarına takılan ve "demren" adı verilen  madenî sivri ucun geçirildiği yere "soya" denilirdi.  Çavuş oklarının soyasına, içi delik bir kemik takılır,  düdüklü ok denilen bu kemik, ok atılınca yılan gibi  ıslık çalardı. Uçları testere gibi tırtıklı olan  demrenler de vardı ki bunlar saplandıkları yerleri  paramparça etmeden çıkmazlardı. Geniş uçlu dermenler  ayı, domuz gibi av hayvanlarına  atılırdı. Uçları  meşinli oklar da tecrübe, staj ve tâlim için  kullanılırdı.  Osmanlı oklarının en mühimi ise parlayıcı, fitilli  (dumdumlu) oklardı. Deniz savaşlarında, düşman  yelkenlilerine karşı kullanılan önemli silahlardan  biri olan bu okların demrenlerinin uçlarında yelkene  sarılacak çengelleri, barut fişekleri ve fitilleri  bulunurdu. Kemankeş (okçu), bu okun fişeğini ateşleyip  düşman yelkenine fırlatıldığında ok,  yelkene isabet  ederek patlar ve yelkeni cayır cayır yakardı. 
                                                      

 

                                              

 

                                           Ok Meydanı
     Osmanlı, okçuluk sanatını geliştirmek için  mparatorluğun çeşitli yerlerine spor sahaları  kurmuştur. Sultan Orhan'ın Bursa'da yaptırdığı  "Atıcılar Meydanı"ndan başlayarak Osmanlı şehirlerinde  30 kadar ok meydanı (meydan-ı fir-endâzan) tesbit  edilebilmiştir. Bunların en meşhûru bugün "Ok Meydanı"  diye bilinen Haliç sırtlarındaki meydandır. Fatih Sultan Mehmed, İstanbul'un fethini müteakip otağını  kurduğu bu yere hususî ehemmiyet vererek okçuluğun  gelişmesinde büyük rol oynamıştır. Genç Hakan,  vakfiyesinde bu yer için: "Burası o kadar mühimdir ki,  buradan sert tırnaklı hayvan  geçmeyecek, mümkünse kuş  uçurtulmayacaktır" diye söz eder.  Fatih'den sonra okçuluğu  geliştirmeye devam eden oğlu  Sultan II. Bayezid, buraya tam teşekküllü (içinde  zengin vakıfları, içtima ve spor salonu, aşevi,  namazgâhı, arşiv ve kütüphanesi bulunan) bir tekke  inşa ettirir ve buraya "Okçular Tekkesi" denilir.  Kuraklık ve veba salgını zamanlarında dua mahalli  olarak da kullanılan Ok Meydanı şehrin en ilgi çekici,  en hareketli yerlerinden biri haline gelir. 

                                                  Okçular Tekkesi
     Okçuluğun geliştirilebilmesi ve ok tâlimlerinin  muntazaman yapılabilmesi için kurulan okçular tekkesi  (spor kulübü)'nin başında "Şeyhü'l-meydan- Okçular  şeyhi" denilen bir vazifeli bulunur ve her iş usûlüne  göre icra edilirdi.  Ayrıca hükümdar tarafından tasdik edilmiş kanunları da  bulunan bu  okçuların, sicillerinin de muntazaman  tutulduğunu görmekteyiz.  Ok Meydanı'nda tâlime başlamak isteyen "kabza tâlibi",  atıcılar arasına kabul edilmeye lâyık görülürse,  isteklinin eline merasimle yay verilir ve kendisine  bir üstad (antrenör) gösterilirdi. Bu merasimde, bir  atıcıda (kemankeş) bulunması gereken vasıflar, atıcı  namzedine uygun bir şekilde anlatılırdı. Atıcılar  şeyhi tarafından kendisine bir belge (lisans)  verilerek yay kullanma iznini aldığı bildirildikten  sonra, hayatı boyunca sakınacağı şeyler ve yapacağı  vazifeler gösterilirdi. Buna da "kabza teslim  nasihatı" denirdi. Herkesin eline yay verilmez ve  rastgelene atış usûlleri öğretilmezdi.  Usûl ve âdaba aykırı hareket edip bunda ısrar eden  kemankeşler, yolsuz addolunur ve şeyh tarafında   "bizimle oturma" denilerek tekkeye alınmazlardı.  Atışlara başlayan kimsenin tam bir kemankeş olabilmesi  için 900 gez (1 gez: 66 cm) mesafeye ok atabilmesi  lazımdı. Bunu başarabilen tâlibin adı atıcılar  siciline kaydedilirdi. Bu münasebetle yapılan merasim  okçular şeyhinin önünde yapılır ve merasim sırasında  üstadı tarafından yeni kemankeşin kulağına "Kemankeş  Sırrı" söylenirdi. 
                                                     Kemankeş Sırrı
      Günümüzde ağzından lâf alınamayan kimseler hakkında  söylenen "Kemankeş Sırrı" tâbiri, aslında  kişinin,  kendi hünerini Hakk'ın inayetiyle birleştirmesinin  zarûretini anlatmak için kullanılır. Kemankeş namzedi,  kabzayı ustasının elinden alırken, ustası, bu işe  tâlip olanın kulağına: "Ve mâ rameyte iz rameyte  velâkinnallahe ramâ-Ey bu işe talib olan! Attığın  zaman sen atmadın, fakat Allah  attı."(Enfal/17)  âyetini okur. Böylece, namzedin sporculuk hayatı boyunca kazanacağı başarılardan dolayı gurura  kapılarak kulluk sınırını tecavüz etmemesi gerektiğinin şuuru telkin edilirdi.  Bugünün spor kulüplerinin karşılığı olan tekkelerde, sporculara verilen bu terbiye ve sporculuk anlayışı gerçekten çok düşündürücü ve göz kamaştırıcıdır. Günümüz spor otoritelerinin de bu yapılanmanın üzerinde kafa yorup, sporculara bu mantalitenin  kazandırılması hususunda metodlar geliştirmesi gerekmektedir. Çünkü bugün spor, süratle olması  gereken zeminden uzaklaşmakta ve paraya indeksli olarak sektörleşmektedir. Ayrıca loto ve toto adı  altında kumara vasıta kılınması da ayrı bir handikap  teşkil etmektedir. Sporcuların ise sadece fizikî kuvvetinin gelişmesi  üzerinde durularak moral değerler göz ardı  edilmektedir. Bu şekilde maddî ve manevî güçlerinin  dengeli geliştirilmemesinin neticesi  olarak da her  türlü aşırılıklar boy göstermektedir. Dolayısıyla  toplumun yetişmekte olan genç  nesillerine örnek olması  gereken sporun bu temsilcileri, tam tersine yanlış bir  model görüntüsü  vererek toplumun sağlıksız  gelişmesinde önemli rol oynamaktadırlar. 
                                                Busbecq'in Hâtıraları
      İmparator Charles Quint'in Muhteşem Süleyman'a  gön-derdiği meşhûr büyükelçi Ogier Ghiselin de  Busbecq, Osmanlı kemankeşleri hakkında şu enteresan  bilgileri verir:  "Türkler yedi sekiz yaşında  iken ok atmaya  başlıyorlar. On, on iki sene devamlı surette talim yapıyorlar. Bunun neticesinde kolları gayet kuvvetli  oluyor. Sonunda o kadar maharet kesbediyorlar ki,  hedef ne kadar küçük olsa yine  isabet temin  eyliyorlar. Kullandıkları yay genellikle bizimkinden  çok sağlamdır. Hem kısa olduğu iç